"Kafası Karışık, Dili Bulanık Türkiye"
Kadir İNCESU
Sevgi Özel, gazete ve dergilerde dil - yazın konularında yüzlerce yazı yazdı. Bu yazıların bir kısmı “Dilimde Tüy Bitti” adıyla Çınar Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Sevgi Özel ile son kitabı “Dilimde Tüy Bitti”yi ve dilimizi konuştuk.
Atatürk'ün kurduğu TDK ile 12 Eylül ihtilali sonrası kurulan TDK'yi
karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?
Kimileri, benim gibi düşünenlerin "Dil Devrimi, TDK" üstüne yazıp
konuşmasını, takıntı sayıp bakışlarına türlü anlamlar yüklüyorlar. 1983'ten
önceki Türk Dil Kurumu'na da eleştirel bakanlar vardı; dahası eleştirel
bakışı, eleştiri olmaktan çıkarıp saldırıya ya da eğlenme konusu yapmaya dek
götüren de çıkıyordu. Ancak iyice anlaşıldı ki, Atatürk'ün dernek olarak
kurduğu TDK, çok önemli görevler üstleniyormuş. Kenan Evren'in kurduğu
devlet dairesi ise, eski kurumun maddi ve manevi kazanımlarını kullanmanın,
hatta tüketme çabalarının ötesine geçemedi. Eski TDK tüm eleştirilere
karşın, saygın yazarlardan, her alandaki bilimcilerden destek alıyordu; bu
yolla hiç küçümsenmeyecek bir kimlik kazanmıştı. Şimdiki resmi TDK'yi ise
yalnızca Türk Devriminin tüm kazanımlarıyla hesaplaşma içinde olanlar
destekliyor. Kimler bunlar? 1983'e dek Dil Devrimini salt "sözcük türetmek"miş
gibi değerlendiren, siyasal iktidarlara sözcük yasaklatan, hepsi aynı "ocak"larda
yetişen muhafazakârlar.
Eski TDK, Yazım Kılavuzu'na yeni bir kural koydu mu, birileri hemen açardı
ağzını, yok efendim, durmadan kural mı değişirmiş? Arkadaşlar, dil durağan
bir varlık değil ki, dilin de bilimi var, dil yenileşiyorsa, yeni kuralları
da olacaktır. Bunun adı kural değiştirmek değil, dili geliştirmektir. Resmi
TDK, 1985'te Kılavuzu'nu "İmlâ Kılavuzu" yaptı; yerleşmiş kuralları alt üst
etti; bu bozuk dilli kılavuzun her baskısında birçok yanlış değişiklik yaptı
ve okullara soktu. Bir avuç insanın dışında kimseden çıt çıkmadı. Nerde
peki, dün her fırsatta bülbül gibi şakıyanlar? Ama biz susmadık ve resmi
TDK, Yazım Kılavuzu'na dönmek, birçok kuralın eski biçimini yeğlemek zorunda
kaldı.
Resmi TDK'nin Türkçe Sözlüğünün son baskısı, sanki Türkçeyi bozmak için
özellikle hazırlanmış gibi. "Ahir zaman peygamberi, bira bardağı, namaz
seccadesi." gibi maddebaşına taşıdığı tuhaf kullanımlar var. Bileşik sözcük
ve söz öbeği ayrımını anlayan beri gelsin. Ayrıca türetilen sözcüklerle
"uydurukça; solcu, komünist işi" diye alay edenler, son 20 yılda hem
uydurukçayı kullanıyor, hem de kendileri uydurmaya çalışıyorlar ya, uymuyor.
Demek ki öyle, işkembeden atmakla olmuyormuş bu işler.
Dil Derneği hangi ihtiyaçlar sonucu kuruldu? Dil Derneği'nin
çalışmalarından da söz eder misiniz?
Bu soruyla ilişkili olarak söylemek istediğim bir şey var; kimileri bizi
resmi TDK ile işbirliği yapmadığımız için suçluyor. Bu suçlamayı yapanlar
1980 ve sonrasında doğanlarsa kızmıyorum; ama yetişkinlerse içim acıyor.
Düşünmüyorlar. Dil Derneği niye kuruldu? Atatürk'ün kurumu, militarizmin
gücüyle ve hukuk dışı bir yolla kapatıldığı için. Daha Ankara'da bile
olağanüstü hal sürerken hiç kolay değildi bu derneği kurmak, hiç
alçakgönüllü olmamak gerekir; bu bir aydın direnişi, devrimlere sahip çıkan
onurlu tepkiydi. 12 Eylülcülere, siz TDK'yi kapattınız mı, iyi öyleyse,
ölmedik, ayaktayız, dedik. Kurulması yasak derneklerden sayıldık, yıllarca
adliyede savaşım verdik. Kimler kurdu bu derneği, yasal başvurumuzda 34
saygın kişinin adı var; ama bir de koşullar gereği kurucu olamayan onlarca
aydının emeği var. Aziz Nesin, Salim Şengil, ta İstanbul'dan kalkar, karda
kışta toplantılara gelirlerdi. Şimdi kamu yararına çalışan, Atatürk'ün
kurumunun işlevini üstlenmiş bir derneğiz. Yine sanatçıların, her alandan
bilimcilerin, aydınların desteğiyle yürüyoruz. Türlü sıkıntılarla baş
ediyoruz, her şeye karşın gönüllü birliktelikle yayın ve etkinlik yapıyoruz.
Bakın, Dil Devrimi yalnızca sözcük türetmek değildir; insan
düşüncesini sözcükleri bir araya getirerek kurduğu tümcelerle aktarır.
Sözcükler yenilendikçe, insanlar sözcükleri doğru kullanarak kendilerini
doğru anlatır, çevresinde olup biteni doğru algılar. Bu anlamda dilin
yenileşmesi, düşüncenin yenileşmesi; kısaca özgür düşüncenin oluşmasıdır.
İşte gerici anlayıştakiler, Dil Devrimini bu nedenle tehlikeli görmüştür, bu
nedenle örgütlü tepki verilmektedir. Acı olan, işin özünü kavramadan devrim
karşıtlarına hizmette kusur etmeyenlerin çabalarıdır.
Dil Derneği, bütün toplum Türkçenin yemişlerini tatsın diye çabalıyor.
Düşüncelerimiz, kökenlerimiz, inançlarımız ayrı da olsa, ortak bir dille
anlaşmak zorundayız. Anlaşmalıyız ki, saat başı değişen yapay gündemi,
kurulan tuzakları görebilelim. İyiyi, doğruyu, bilimsel, sanatsal olanı
ortaya koyabileceğimiz tek araç dil çünkü.
“Dilimde Tüy Bitti” adlı kitabınızın sunuş yazısında "1950'den sonraki eğitim - kültür siyasamızı parça
bohçasına benzettik" diyorsunuz. Bu bilinçli olarak yapılan sistematik bir
çalışma diyebilir miyiz? Bu durumdan nasıl kurtulacağız?
Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının başına kim geçse, uygulamalar, bu
kişilerin bağlı olduğu partinin programına göre silbaştan yeniden
biçimleniyor; ne ki "yeni" olamıyor. Bunu bir anlamda doğal
karşılayabiliriz; ama 1950'den bu yana iktidar, çoğunlukla milliyetçi
muhafazakârların elinde. Örneğin "müfredat" denilen ve adı bile müzelik olan
eğitim programlarının orasına burasına durmadan yama yapılıyor. Bu eskimiş
programlara göre yazılan kitaplarda bilim yok, estetik ve sanatın kırıntısı
yok. Yönlendirme, sıkılama, dahası baskı, korkutma var. Bu durumdan nasıl mı
kurtulacağız?
Ben kendi alanıma ilişkin konuşurum ancak; çünkü çokları birden dilci
kesildi. Alanı dil değilken, dilci gibi özveriyle çalışanları eleştirimin
dışında tutuyorum. Ne ki kimileri, 80 yıl öncesinin kurallarıyla "ahkâm"
kesiyorlar. Oysa 1932'den önce Türkiye Türkçesi tanımı bile kullanılmıyordu;
Osmanlıca vardı. Osmanlı aydınları da dilin sorunlarına çözüm arıyordu.
Okuyun Ömer Seyfettin'in dil yazılarını görün. Türkiye birçok alanda olduğu
gibi, dilcilerini de Türk Devrimiyle yetiştirdi. Ama dilcilerin işine
karışan çok olduğu için en büyük sıkıntıyı da dilciler yüklendi. TV'lerde
dili dilciler değil, dilin bilimi olduğunu göz ardı eden dilseverler
tartışıyor. Demek ki öncelikle herkes kendi alanında üstüne düşeni yapacak,
ödün vermeden, aklın ve bilimin ipine tutunarak.
“Dilimde Tüy Bitti” adlı son kitabınızda sık sık 'Büyük Devrimci'ye sesleniyorsunuz. Sesinizi duyan var mı?
Ben Atatürk'e özellikle "Büyük Devrimci" diye seslendim. Çünkü o,
görkemli bir bağımsızlık savaşının, bir kültür devriminin önderi. Elbette
seslenişimi duyan var; hatta çok. 2000'lerin dünyasında mutluluk oyunu
oynayacak kadar saf değilim. Evet, öfkeliyim. Ama öfkeme yenilmeyi değil,
onu yenmeyi amaç edindim. Bunun yolu da inandığım ilkelerden ödün vermemek,
ilkelerimi bilgiyle beslemek ve paylaşmak... "Türküm, Türkiye Cumhuriyeti'nin
onurlu bir yurttaşıyım, Türkçeye emek veriyorum" dediğimiz için suçlanacak
noktaya geldik, nedir bu? Benim anladığım milliyetçilik bu değil. Benim
anladığım ulusçuluk, ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle, bilimin sanatın
ışığıyla karmaktır. O zaman kökene ve inanca dayalı farklılıkları doğru
değerlendiririz, diye düşünüyorum. Ülkemdeki tüm kültürel değerler, tüm
farklılıklar zenginliğimizdir. Mustafa Kemal, insanlığın büyük acılar sonucu
edindiği deneyimden, birikimden yararlanarak, yaratıcı yanımızı ortaya
çıkarmamızı istemişti. Benim gibi düşünenlerin Türk Devriminden anladığı
budur. Kendi değerlerimizin yanı sıra her ulustan ustaların müziğinden,
edebiyatından tat alıyorsam; kendi türkülerinden başkasını tanıma olanağı
bulamamış ninelerimden farkım olduğunu, ardıllarımızın da başka tatlara
ulaşacağı bilincini, o Büyük Devrimci sağladı bana. Bize. Atatürk'ü salt
"büyük bir deha, büyük asker ve kurtarıcı" olarak gören ve göstermek
isteyenleri ikiyüzlü buluyor, hiçbirine saygı duymuyorum. Çünkü tam bir halk
önderiydi.
Yabancı dilde eğitim konusunda düşünceleriniz nelerdir?
Yabancı dille öğretimin cılkı çıkmış durumda. Biz sömürge değiliz. Dünkü
sömürgeler bile silkinmiş, kendi dillerine kültürlerine sahip çıkmışken, bu
yüzyılda bizim çocuk ve gençlerimize dayatılan yabancı dille öğretim, tek
sözcükle işkencedir. Baskıdır. Ayıptır.
Özellikle bizimki gibi, boynuna azgelişmişlik etiketi takılan bir
ulusun çocukları, olanakları ve yetenekleri elverdiğince yabancı dil ya da
dilleri öğrenmeli. Bilimsel, sanatsal, teknolojik tüm olay ve oluşumları
anında öğrenmeli, izlemeli. Ama yabancı dille öğretimle değil, sağlıklı bir
yabancı dil öğretimiyle. Şimdiki uygulama hem gülünç, hem acıklı. Çocuk ve
gençlere ortak dilimiz olan Türkçeyle düşünmeyi öğretemeden, İngilizceyi
dayatıyorsunuz. Niye, niçin? AB'ye hazırlıkmış, küreselleşmeymiş. Bunların
hepsi seyirlik. Laf! Hangi AB ülkesi dilinden ödün veriyor? Ne AB'si, bu
seyirlik uygulama AB'ye değil, ABD'ye hazırlık.
Yeri gelmişken sorayım, bu dönemde politikacıların dilini nasıl
buluyorsunuz?
Bazen şöyle düşünüyorum; acaba politikacıları yeniden ilköğretim
programına mı alsak? Bu çözüm olmaz, çünkü Türkçenin eğitim ve öğretim
programları çok kötü. Şu anda belki yaşça genç, ama düşünsel açıdan çok yaşlı
bir meclise sahibiz gibi geliyor bana. Düşünün, eğitim kurumlarında doğru
konuşmayı öğretecek bir çaba, bir istek yok. Politikacıların, bakanların
çoğu yetiştikleri bölgenin ağız özelliklerini koruyor. Örneğin Milli Eğitim
Bakanı, örneğin İçişleri Bakanı ve başkaları. İmam hatip kökenli
politikacıların kimisi hep "vaaz" biçemiyle konuşuyor. Bu yaşa dek tek yanlı
okudukları, edebiyatla pek barışık olmadıkları ortada. Çünkü sözvarlıkları
kısıtlı. Bu nedenle "lan"lı, "ulan"lı konuşabiliyor, argo ya da senlibenli
konuşmanın kaba sözcüklerini ağızlarından kaçırıveriyorlar. Örneğin TBMM
Başkanı, "Şeyini şey ettiğimin şeyi." diyebildi. Başbakanın biçemi çok
düşündürücü. Maliye Bakanını hiç sormayın. TBMM'de yapılan bir toplantıya
katıldım, öğretmen kökenli milletvekillerini dinlerken içim karardı. Doğru
konuşmayı başaran vekilleri sözümün dışında tutarak, parti ayrımı yapmadan,
en iyisi vekillerimizin çoğunu doğru konuşmayı öğreten kurslara yazdırmak
gerekir, diye düşünüyorum. Şu anda politikacıların kullandığı dil, eğitim
politikalarının iflasının kesin kanıtıdır.
Yazılı ve görsel medya nerdeyse kendi dilini yaratmış, bütün ülkeyi yabancı
adlandırma sarmışken, dilimize nasıl sahip çıkacağız? Dil Devriminin
coşkusunu nasıl canlandıracağız?
Şu "medya" sözüne çok bozuluyorum. Ta 1930'larda bulmuşuz "basın yayın"ı.
Yazık ki basın yayın, adı "medya" olduktan sonra iyice yabancılaşmaya
başladı bize. Benim bir süre daha MEB'den hiç umudum yok, bugün açıkça
saldırı altında olan Türkçenin durumu, MEB'yi hiç tedirgin etmiyor.
Kurtuluş, önce iktidar sorunu diye düşünüyorum; sağduyulu siyasetçilerin
aklını başına alması gerek. Ama önce basın yayın organları dil kullanımında
duyarlı olursa, Türk üretici, sanatçı, bilimci duyarlı olursa, inanın
iktidarlar da ayağını denk alır. Basın yayınının etkisi tartışılamaz. Şunu
düşlüyorum hep. Bir sabah kalkacağız ki, basın yayın kurumları "plaza,
center, towers, show, star." gibi yaban sözlerden kurtulup adlarını,
adreslerini Türkçeleştirmiş; ürünlerine çillim çiçek Türkçe adlar bulmuş;
ekranlarına güzel sesli, güzel gözlü, ya da salt ünlü değil, ağzından bal
akan konuşmacılar taşımış; gazetelerini, dergilerini dil yanlışlarından
arındırmış. Neden olmasın, isteyenin. Neden olmasın, bu basın yayın aydan
gelmedi ki, bizim. Bu halk elbet bir gün, Türkçeye özensizliği saygısızlığa
vardıranları hizaya getirir. Türkçeye yapılan saygısızlık, halka yapılan
saygısızlıktır çünkü.
Dilimde Tüy Bitti, Sevgi Özel, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006.
*Bu söyleşi Varlık dergisinin Haziran 2006 tarihli sayısında yayımlanmıştır