Taşköprü'nün Taş-köprüsü

Eleştirinin onur ödüllü kalemi

Kategori: Soylesi

Eleştirinin onur ödüllü kalemi
Doğan Hızlan TÜYAP Kitap Fuarı’nın onur yazarı. Deneme ve eleştiri yazarlığında yarım yüzyılı geride bırakan Doğan Hızlan, ’Daima gördüğüm şeyde eleştirel bir yan bulurum. İnsanlarla dalga geçerim, kendimle çok dalga geçtiğim için...’ diyor.

CEM ERCİYES

erciyes@radikal.com.tr

DOĞAN HIZLAN bizim meslekte bir zirvedir. Türk edebiyatının, sanatının yarım yüzyılına hakim, ülkenin en etkili gazetelerinden birinde günlük yazılar yazan, televizyonda kitap programı yapan Hızlan, edebiyat dünyasının da tartışmasız en saygın ve etkin isimlerinden biridir. Doğan Hızlan’ın ilk yazısını yayımlatmasının üzerinden 50 yıl geçmiş. Bu sene TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı ilan edildi. Bu nedenle bu yıl Doğan Hızlan’a dair pek çok kitap okuyacağız. İş Bankası’ndan çıkacak Kürşat Başar’ın nehir söyleşisi ile TÜYAP için Alpay Kabacalı’nın hazırladığı Doğan Hızlan kitabı bunlardan ikisi. Dünya Yayıncılık’tan Feridun Andaç’ın ‘deneme ve eleştiri’ üzerine odaklanan söyleşi kitabı da fuara yetişecek. Hızlan’ın denemelerinden oluşan ’Eleği Duvardan İndirelim’ ile en yeni kitap yazılarını içeren ’Kitaplar Kitabı 3 - Aynadaki Bakışlar’ da geçen ay çıktı.

Yeni kitapları ve TÜYAP’ın onur yazarlığını bahane edip Doğan Hızlan’la Hürriyet binasının 11. katında, her yanı kitaplarla kaplı odasında buluştuk. Ben hep merak ettiğim birçok şeyi sordum. Doğan Bey, kendisi söz konusu olduğunda hiç esirgemediği ironisi ve her zamanki dürüstlüğüyle yanıtladı.

    1950’lerden başlayalım. Yetiştiğiniz ortamı, ‘50 kuşağını a dergisi çevresini anlatır mısınız?

1950 kuşağı benim kuşağım. Bunun altını çiziyorum çünkü aynı dergide yazdığınız, her gün görüştüğünüz insanlarla edebiyata yaklaşımınız, edebiyat karşısındaki tavrınız aynı. Edebiyat konusunda bazı temel görüşleri birlikte düşünmeniz açısından böyle. Hepimizin arasında farklar var, hiç kuşkusuz olacaktır. Çünkü edebiyat bireysel bir iştir. Ben eleştirmen olarak hepsinin hakkını, Türk edebiyatındaki yerini tespit ettim ama sonra ‘benim kuşağım diğerlerine ne ekledi’ sorusuna yoğunlaştım. ‘50 kuşağının dostluk ilişkisi farklıdır. Diğer kuşaklarda da belki bir edebiyat akımı vardır ama sonra kavgalar, ayrılmalar, çekiştirmeler olur. Bizim kuşakta böyle bir şey yaşanmadı. Çünkü biz asgari müşterekte buluştuk, azami müştereklerde hepimiz kendi düşünsel farkımızı koyduk.

    Nedir bu asgari müşterekler?

Edebiyatı sevmek, edebiyatçıya saygı göstermek, edebiyatı doğrudan doğruya bir bireyin sesi olarak düşünmek. Sonradan Adnan Özyalçıner de, kısmen Onat Kutlar da bir ölçüde Kemal Özer de bu prensiplerle edebiyatı toplumun sesine dönüştürdüler. Gerçi ben şöyle düşünüyorum, bir iyi edebiyat eseri zaten toplumun sesidir, o dilin övündüğü bir şeydir. Ben o konuda anglo sakson anlayışını benimsiyorum, Elliot’ı, Shelley’i. İyi bir şiir iyi bir dil ürünüdür, bu da zaten ülkesine karşı görevini yapmıştır. İlle de buna doktriner açıdan bakılmasına, ille de buna bir ideolojinin eşlik etmesine gerek görmedik. 27 Mayıs’tan sonra arkadaşlarımızın bir bölümü sosyalist, Marksist çizgiye geldiler.

    Onlar o çizgiye gelirken siz ne yaptınız? ‘60’lar, ‘70’ler sizin için nasıl geçti?

‘60’tan sonra benim kuşağımın değişimini, gelişimini yansıtmayı sürdürdüm. Genelde ‘50 kuşağının iki eleştirmeni var, biri Konur Ertop diğeri de ben. Ama Konur daha çok dil açısından bütün edebiyata yönelen bir takım çalışmalar yaptı. Ben doğrudan doğruya kuşağıma yöneldim ve yazdım, değişimi yansıttım. Mesela ben hep kendi kuşağımı övüyorum, ama kendim romancı ya da şair olmadığım için belki kendi kuşağımı biraz abartarak övüyorum, bunu hep rezervde tutuyorum. Ondan sonra diyorum ki bakın bütün yazanlar hangi kuşak olursa olsun kendi eleştirmenini çıkartmalı. Çünkü birlikte olduğunuz insanı, eserini daha iyi anlarsınız. Kendi kuşaklarını yazsınlar, sonra dönüp önceki kuşakları da yazsınlar.

    ‘Şairler benim korumam altındadır’ diyecek kadar tavrınızı şiirden yana koyuyorsunuz. Neden edebiyat türleri içinde şiiri seçtiniz?

Belki şiir benim tür anlayışıma, yaşamıma, dünyayı kavramama çok uygun. Bir de ikinci bir şey var, ben bir sözü anlatırken fazlalığı kaldıramam; fazlalaştırmadan değil, azaltmadan yanayım. İyi şiir de atarak güzelleşiyor, artırarak değil. Bir de insanın düz yazıyla uzun, belki de bir mantık silsilesi ile anlatacağı şeyleri şiir kendi mantığı içinde anlatıyor. Şiirin bu kaypaklığı, oynaklığı, akılla duygu arasında gidiş gelişleri, bir yerde duramayışı da beni çeken yanlarından biri.

    Şiirde ve tüm edebiyatta geleneğin tamamını önemsiyorsunuz. Peki her yapıt bir diğerine eklemlenir mi?

Hiç şüphem yok. İlle de 2006’da yazılan bir roman 2007’de etkisini göstermez. 2006’da yazılan bir şey birden bire 2010’da bir başka şeyi etkiler. Ya tepki biçiminde etkiler, ya etki biçiminde oluşur bu. Mesela Divan şiiri unutuldu ama Divan şiirine kuyumu, işçiliği, ustalığı ile ulaşılması bence İkinci Yeni’de oldu. Şiirin içeriğiyle uğraşanlar biçimi ihmal ettiler. Aynı şekilde bizim ‘60, ‘70’in sol şiiri de Divan edebiyatı ustalarından hiç yararlanmadı. Hep Divan edebiyatı, saray edebiyatı dendi, dışlandı. Böyle bir şey yok oysa. Sonra ‘40 şiiri de unutuldu. Önce çok bir etkisi olmadı, ama sonra toplumcu bir kuşak ‘40 şiirinin gerçekçiliğinden yararlandı. O da belki ‘40’ın toplumcu gerçekçi olmayan şairlerini unuttu. O zaman da İkinci Yeni ile gene onlar geldiler. Yani verilen iyi bir eser her zaman etki tepki dairesine giriyor.

    Şiirin son zamanlarda eskisi kadar gözde olmaması biçimci yaklaşımlara bağlanıyor, siz ne dersiniz?

Biçimçi yaklaşımlar olduğu kadar, şiirin artık az insanın okuduğu bir sanat olmasıyla ilgisi var. Bu sadece Türkiye’nin meselesi değil. Dünyanın meselesi. Artık meydanların şiiri bitmiştir. Öyle şiir artık okunmaz, öyle şiir iyi şiir de değildir zaten. Toplumcu şiir öldü mü, hayır ama toplumcu şiir de artık başka bir imge yapısı içinde anlatılıyor. Bazı şairler var çok yalın yazıyor, anlattığının anlaşılmasını önemsiyor, o tür şiirler tabii büyük kitleler buluyor. Ama artık şiir büyük kitlelere gitmez, zamanı bitti. Her şeyin zamanı var. Klasik müziğe ilgi azalıyor, çünkü başka şeyler çıkıyor mesela etnik müzik çıkıyor; bütün ülkelerin sesleri birbirine karışıyor. Her zamanın bir deformasyonu, bir dejenerasyonu vardır.

    Bu inişler çıkışlar yok oluşları da kapsar mı?

Olmaz, çünkü içinden başka bir şey çıkar. Klasik ölmez, çünkü soylu eserdir.

    Artık bazı yazarlar okurla asla buluşmuyor. Siz değerlendirmelerinde bazı yapıtları zamanın terazisine vuran bir eleştirmen olarak bu unutuluşları nasıl yorumluyorsunuz?

Edebiyat da bir modadır. Düşün ki Goethe’nin ’Genç Werther’in Istırapları’ çıktığında intiharlar artmış. Edebiyatın artık hayatı o kadar birebir etkileyen bir yanı yok, çünkü sinema var. Bunların hepsini bünyesinde topluyor sinema. Ama sadece modaya bağlamak da iyi değil, bir dönem geliyor bütün yazarlar, romancılar unutuluyor. Türk edebiyatının zirvesine iki adam oturutuluyor; biri Ahmet Hamdi Tanpınar diğeri Oğuz Atay. İkisi de sevdiğim, okuduğum yazarlar, ikisi de Türkiye’nin çok önemli yazarları ama Türk edebiyatı bundan ibaret dendiği zaman ben bunları söyleyenlerin cehaletinden ürküyorum. Eğer geleneği, edebiyat tarihini bilmiyorsan her zaman yeni keşfedilmiş duygusuna kapılırsın ya da bu duyguyu veren insanların tuzağına düşersin.

    Eleştiri ve denemeyi birlikte sürdüren bir yazarsınız...

Her zaman söylerim deneme ve eleştiri sınır tecavüzünde bulunabilir. Çünkü öyle bir laboratuvar çalışmasının keskinliğini taşıyan bir tür değil bence. Eleştirmen edebiyat lezzeti taşıyan, edebiyat lezzetini yaymaya çalışan biri. O zaman eleştirinin bir sanatsal yanı var mıdır yoksa kesin bir takım ölçütlerin uygulanmasıyla yapılan bir mekanik işlem midir? Ona karşıyım böyle bir şey yoktur tabii, çünkü eleştirmenin de kendi zevki, kendi duygusu vardır. Kimi kitapları eleştirel deneme gibi yazmak istersin, hani arazinin eğimine göre bir bina planı yapacaksın değil mi, ona benzer.

    Doğan Hızlan Türk edebiyatında bir dönem etkili olan Ahmet Hamdi, Yaşar Nabi, Nurullah Ataç gibi isimlerin günümüzdeki temsilcisi deniyor, buna katılıyor musunuz?

Zaman değişti. Ataç bir fenomen. Cumhuriyet sonrası edebiyatında bir olgu. Ataç’ın misyonu Cumhuriyet’in kültür politikasını, Cumhuriyet’ten sonraki iyi edebiyatçıları yerleştirmekti. O kuşak kendi beğenilerini, zevklerini yansıtmadı. Kendi beğenilerinin, zevklerinin Cumhuriyet’le bağdaşmayan yanlarını törpüledi, kesti, ayıkladı. Divan şiirinden çok iyi mısra bilen Ataç, ‘ama bu bizim edebiyatımız değil’ diye bunları reddedip başka bir edebiyatı savundu.

    Yaşar Nabi de Batılılaşma’dan yana tavır koydu.

Evet. Şimdi benim bulunduğum yer bu çarpışmalar arasındaki mütarekeyi sağlamaktır. Sol edebiyattı, sağ edebiyattı, fark lı anlayışlardı demeden kutupların da bir edebiyatı zenginleştirdiğini ispat etmek amaçlarından biri. Bir kutbu seçmenin insanın sadece şiir zevkini değil hayatını da yoksullaştırdığını gördüm. Türkiye’de siyasi tavırlar çok etkiledi bizi. Darbeler üst üste geldi. Eskiden solculara yapılan zulüm vardı, bu öyle bir atmosfer yarattı ki zulüm gören tarafın edebiyat avansını biraz yükselttik. Dostlarımın çoğu solcuydu tabii, darbelerden sıkıntı çeken insanlar. Siyasetin içinde bulunmayanlar da vardı ama onların da iyi bir özelliği vardı. Ben edebiyatın bütün haritasını çıkartmaya çalıştığım için insanlardan kabul gördüm diyebilirim.

    Yine de eleştirmenlik zamana karşı epey kırılgan bir uğraş. Yola beraber çıktığınız arkadaşlarınız gibi edebi ürünler vermek içinizden geçmedi mi, başından beri eleştiriyle uğraşmanızın nedeni ne?

Bu belki de benim mizacımdan geliyor. Daima gördüğüm şeyde bir eleştirel yan bulurum. İnsanlarla dalga geçerim, kendimle çok dalga geçtiğim için. En sevdiğim kitapta, şiirde bile kendimle onun arasında bir mesafe oluşmaya başlar. ‘Çok sevdim ama o kadar da kendini kaptıracak şiir değil, bak ne aksaklıkları var,’ diyorum. Bazen bana sorarlar ‘İnsanların senin hakkında ne düşündüğünü hiç merak etmiyor musun?’ diye. Hayır, ben çocukluktan beri hep ‘Ben insanlar hakkında ne düşünüyorum?’ diye sorarım. Belki de tek çocukluktan gelen ‘benmerkezci’ bir düşünce bu... Böyle kendimle dalga geçtiğim bir yanım var.

Şu da var, ‘Ben bunu çok seviyorum başkaları da sevsin’ istiyorum. Bu tabii her halde ‘benmerkezci’likten kaynaklanıyor ama hodbinlikle diğerkamlığı birleştiren, ‘benmerkezci’ duygunun içimde erimesini sağlayan bir anlayış.

    Tutucu bir görüntünüz var. Tüm hayatıyla bir İstanbul beyefendisi, sanki maziye bağlı bir adam... Ama hiç tutucu biri değilsiniz. Sanatta yeni eğilimlere, yeni türlere açıksınız. Mesela gazetede yeni bilgisayar önce size geliyor, bir blog’unuz, i-pod’unuz var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Hayatım tutucu ama kendim tutucu değilim. I-pod’um var ama kara plaklarım da var. Evde sap kalemlerim de tüy kalemlerim de var, İngiliz kesme kristal mürekkepliklerim de... Bu benim edebiyat anlayışım gibi... Bende kalemin, kağıdın bütün geçmişi var. Burada masamda kurşun kalemler, mekanik kalemler, dolmakalemlerim de var, bir ‘roller ball’ Stabilo kalem de var. Bilgisayar da var. Hiçbir zaman geçmişi özlemedim. Bence geçmişi özlemek bugün hiçbir şey yapamayan insanlara mahsus. Ah o eski günler diye ben niye geçmişi özleyeyim. Eski günler olsa ben bu kadar yazı yazmamış, bu kadar şey öğrenmemiş olacaktım. Eski günler olsa çakır çukur daktiloda yazacaktım, parmaklarımın ucu ağrıyacaktı... Teknolojinin insanlara iyi şeyler taşımasını seviyorum. I-pod’a iyi müzik koyarsan her yerde iyi müzik dinleyebilirsin.

    Hiç yemeklere, meyhane muhabbetlerine katılmadınız mı? Çünkü bu, edebiyat dünyasında hep egemen bir kültür olmuştur.

Gençliğimde arkadaşlarımla meyhanelere gittim tabii. Ama sevdiğim meyhane dışındaki lokantalara da giderdim. Kulüpçülük yoktur bende. Belli bir saatte yemeğimi yiyeceğim, içkimi içeceğim evime gideceğim; geceyi uzatma adetim olmadı.

    Yani Doğan Hızlan hiç bohem olmadı.

Hayır bohemlik yok bende.

    Hasan Bülent Kahraman, bir yazısında Doğan Hızlan’ın ideolojisi güzelliktir demiş. Bunu açar mısınız?

Çünkü güzellik ideolojisi çok çeşitli ve prizmatiktir, her yanı vardır. Ama bir ideolojinin belli bir yanı bir düşünsel dairesi vardır. Onun içinde değerlendirdiğinde eseri, diyelim ki bir faşist şairin bir Marksist yöntemle değerlendirilmesine karşıyım. Çünkü adamın yapmak istediği bir şeyi yapmak istemediği bir şeyle nasıl yargılayacaksın? Onu da ben, doğrudan doğruya söyleyeyim, faşizmin estetiği içinde değerlendirmek isterim.

    Bence Kahraman, Doğan Hızlan’ın hayatta güzel olarak tanımlanabilecek her şeye yönelik geniş merakını, bundan oluşturduğu bütünü de kastediyor.

Bu benim tabiatım artık. İnanır mısın kalabalık bir yere gittiğimde hemen gözüm, kız ya da erkek hangi cinsten olursa olsun, şöyle bir bakacağı güzelleri arar. Bu benim çok doğal bir refleksim...

    Arşivlerin izin verdiği kadar, on yıl geriye gittim. Sizinle bir sürü söyleşi yapılmış ve hep aynı şeyler sorulmuş. İyimserliğiniz, papyonunuz, ‘50 kuşağı gibi. Demek ki on yıldır kimliği, karakteri, mitolojisiyle aynı bugünkü gibiymişsiniz. Bugünkü Doğan Hızlan ne zaman oluştu?

Ne zaman böyle oldun sorusuna hep aynı yanıtı veriyorum, ben hep böyleydim. Çocukken futbol oynamadım, takım tutmadım, sokağa çıkmadım, bir sürü arkadaş edinmedim, oturdum okudum, müzik dinledim; dışarıdan soyutlanarak büyütüldüğüm için. Ama hiç arkadaşım yok mu? Az ama çok iyi arkadaşlarım var. Bir de bu kaçmanın sebebi şu, sevdiğim şeylerin konuşulmasını istiyorum. Herkes de müzik, edebiyat konuşacak değil ya... Pazartesi olmuş, maçın ertesi günü, herkes kim ne kaçırdı ne attı onu konuşuyor. Benim çıkıp da ‘Biliyor musunuz Şostakoviç’in 100. yıldönümünde ne dinledim?’ demem kadar gülünç bir şey var mı? Ama tabii ben bunu söylüyorum. Söylediğim için de kendi kendime gülünç olduğumu fark ediyorum. Önemli olan bu, önleyemiyorum o başka, ama sonra da kendi kendimle dalga geçiyorum.

Ortaokulda da teyzelerim bana manşetli gömlekler giydirirlerdi. O zaman da örgü İskoç kırmızı yeşil kravatlar takardım. Bakarsan normalde 15 yaşındaki kıyafetimle 65 yaşındaki kıyafetim arasında bir fark olması lazım. Ama böyle bir fark yok. Teyzem bana böyle mongol ipek derler, üfür üfür eser, öyle giysiler alırdı; yine kravat takardım, herkes başka şeyler giyerdi. Şimdi de spor elbise alıyorum, ama o kadar az yere çıkıyorum ki hiç eskimiyor; kadifeyi nerede giyeceğim ben...

    Yani Doğan Hızlan mitolojisine sizin bilinçli katkılarınız yok öyleyse.

Yok, aileden böyle yetişmişim. Böyle yapayım da şöyle olsun diye bir şey yok. Madeni bir şey takamıyorum, saat tenime değmesin diye cep saati kullanıyorum. Bazen ceketsiz çıkayım, bir kazak giyeyim, mont giyeyim derim, şaşırırım; saatimi nereye, mendilimi nereye koyacağım...

    Yıllardır TÜYAP’ın danışmanısız. Bugüne kadar pek çok onur yazarının belirlenmesine katkıda bulunmuşsunuzdur. Sizin onur yazarı ilan edilmeniz nasıl oldu, bu nasıl bir duygu uyandırdı sizde ?

Tanınmış eleştirmenlerden, yazarlardan oluşan bu kurul her yıl onur konuğunu seçerdi. Bu yıl ben toplantıya çağrılmayı beklerken, bir akşam şair, romancı Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri Metin Celâl bana telefon etti. Bu yıl sizi onur yazarı seçtik, dedi. Masada oturanlar da beni kutladılar. Elbet çok sevindim, genelde ödül veren biri olduğumdan, doğrusu bu tür ödüllendirmelerden haz duyarım. Onur yazarı seçildiğimi söylediklerinde, hemen bu kitaplar az gelir diye eksik bıraktığım kitaplarımı tamamlamaya koyuldum. İnan ki çok çalıştım, hatta Salzburg’daki Mozart konserlerinden tekine bile gidemedim.




 

1987'den Bugüne TÜYAP Onur Ödülleri
 
TÜYAP Kitap Fuarı 25. kez kitapseverlerle

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Beylikdüzü'nde düzenlenecek olan 25. İstanbul Kitap Fuarı'nın "Onur Yazarı" ve "Tema"sı belli oldu. İstanbul Kitap Fuarı Danışma Kurulu'nun oy birliği ile aldığı karar sonucunda Doğan Hızlan, 25. İstanbul Kitap Fuarı'nın "Onur Yazarı" olarak belirlendi.

Bu yıl gümüş yılını kutlayacak olan İstanbul Kitap Fuarı, 1989 yılından beri her yıl ayrı bir tema çerçevesinde, okurla yazarı buluşturan kültür ve edebiyat etkinliklerini de kapsıyor. 28 Ekim - 5 Kasım 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Kitap Fuarı'nın teması, İstanbul Kitap Fuarı Danışma Kurulu tarafından "Kitap Fuarı'nın Yirmi Beş Yılı- Bir Yolculuk Öyküsü" olarak kararlaştırılmıştı.

Çeyrek yüzyılı geride bırakmanın heyecanıyla, İstanbul Kitap Fuarı bu sene yaklaşık 500 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek. Kültür etkinlikleri ve imza günlerinde ise yüzlerce yazar, sanatçı, bilim adamı, gazeteci ve politikacı kitapseverlerle buluşma imkanı bulacak. 25. İstanbul Kitap Fuarı, ART / İST 2006 16. İstanbul Sanat Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecek.

1987 yılından itibaren verilen onur ödülleri kimlere gitti?

1987 Fazıl Hüsnü Dağlarca
1988 Nadir Nadi
1989 Turhan Selçuk
1990 Aziz Nesin
1991 Melih Cevdet Anday
1992 Yaşar Kemal
1993 Rıfat Ilgaz
1994 Adalet Ağaoğlu
1995 İlhan Selçuk
1996 Peride Celal.
1997 Vedat Günyol
1998 Fethi Naci
1999 Server Tanilli
2000 Şükran Kurdakul
2001 Semih Balcıoğlu
2002 ilhan Berk
2003 Tahsin Yücel
2004 Gülten Akın
2005 Vüs'at O. Bener
2006 Doğan Hızlan

KAYNAK : sabah 20/10/2006

Doğan HIZLAN  dhizlan@hurriyet.com.tr

Onur Yazarı olduğumdan değil 25 yıllık ziyaretçisi olduğumdan

TÜYAP Kitap Fuarı, bu yıl 25. yılını kutluyor.

İlk yılından bugüne bir fuar ziyaretçisinin notlarıdır bu yazı.


Yirmi beşinci yılın Onur Yazarı olmak, elbet beni mutlu etti, sevindirdi. Bu kişisel bir şey. Beni asıl sevindiren, bir kitap fuarının 25 yıl sürmesi.

İki açıdan da önemli: Birincisi TÜYAP yönetiminin kitap gibi bir konuda, sevindirici ısrarı.

İkincisi, Türk kitap okurunun da bu fuarı 25 yıl yaşatması.

Fuarda yayınevi sayısı ve kitap çeşidi, kitap okunmuyor, okuma alışkanlığımız yok gibi, dilimize ve kalemimize yapışan sözleri yalanlarcasına artıyor.

Kitap alıcısı vefalıdır, okumak yaşamının bir parçasıdır.

Fuar süresince genelde yaşamım orada geçer, sabahları okul çocuklarının sesleri, bütün fuarı kaplar, bilirim ki eğlence için geldikleri bu yerden taze beyinlerinde izdüşümler bırakarak çıkarlar.

Kitaba sadece dokunmaları bile, onlara bir ömür boyu sürecek káğıda temasın büyüsünü verir.

* * *

GEREK yurtdışında gerek yurtiçindeki kitap fuarı binasından içine girdiğim zaman, bir kitabı kaplayan cilt gibi, kitapların dünyası beni kaplar, dışarıdan soyutlar.

Soyutlama sözü doğru mudur?

Çünkü günübirlik yaşamı da kapsayan, kuşatan bir başka dünyanın eşsiz, benzersiz vatandaşı olurum.

Bu yıl birçok yabancı yazar geliyor, ilgi çekicidir bu ziyaretler. Kitapları çevrilmiştir çoğunun. Bilmedikleri bir dilin insanlarına ulaşmışlardır. Kimdir, nasıl insanlardır sorusunun yanıtını bulurlar fuarlarda. Ve inanıyorum ki, bir ülkenin insanlarını tanırlar, onları severler, kitapla başlayan dostluk kişisel ilişkiye dönüşür.

25 yıl, bizim kitapçılığımız, fuarcılığımız için önemli bir rakam.

Hele gelişmesini, büyümesini düşündüğünüzde daha da sevindirici yargılara varabiliyorsunuz.

Şimdiki The Marmara (Etap'tı adı o zamanlar) altında dar bir alanda toplanıyordu, yayıncılar, yazarlar ve okurlar.

Tepebaşı'na gidildiğinde biraz daha büyüdü metrekare, Beylikdüzü'nde binlerce metrekareye ulaştı.

Ben Türkiye'nin gelişen yüzüne bakarım hep. Eleştiririm, üzülürüm ama sevinilecek yanları da bulurum.

Bir kitap fuarının 25 yıl varlığını büyüyerek, gelişerek sürdürmesi bile bir atılımdır çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni simgeleyen.

* * *

KİTAPSEVERLER, yarından itibaren gene fuarda buluşacaklar.

Hürriyet, 27.10.2006

Yazarlar Arşivi
Doğan HIZLAN
Tüm yazıları

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]

 

 

 

- 1/11/2006 - yorum {0} - yorum yaz


"Kafası Karışık, Dili Bulanık Türkiye"

Kategori: Soylesi

"Kafası Karışık, Dili Bulanık Türkiye"

   "Kafası Karışık, Dili Bulanık Türkiye"

 

                                                                                              Kadir İNCESU

            Sevgi Özel, gazete ve dergilerde dil - yazın konularında yüzlerce yazı yazdı. Bu yazıların bir kısmı “Dilimde Tüy Bitti” adıyla Çınar Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Sevgi Özel ile son kitabı “Dilimde Tüy Bitti”yi ve dilimizi konuştuk.

 

Atatürk'ün kurduğu TDK ile 12 Eylül ihtilali sonrası kurulan TDK'yi

karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

 

     Kimileri, benim gibi düşünenlerin "Dil Devrimi, TDK" üstüne yazıp

konuşmasını, takıntı sayıp bakışlarına türlü anlamlar yüklüyorlar. 1983'ten

önceki Türk Dil Kurumu'na da eleştirel bakanlar vardı; dahası eleştirel

bakışı, eleştiri olmaktan çıkarıp saldırıya ya da eğlenme konusu yapmaya dek

götüren de çıkıyordu. Ancak iyice anlaşıldı ki, Atatürk'ün dernek olarak

kurduğu TDK, çok önemli görevler üstleniyormuş. Kenan Evren'in kurduğu

devlet dairesi ise, eski kurumun maddi ve manevi kazanımlarını kullanmanın,

hatta tüketme çabalarının ötesine geçemedi. Eski TDK tüm eleştirilere

karşın, saygın yazarlardan, her alandaki bilimcilerden destek alıyordu; bu

yolla hiç küçümsenmeyecek bir kimlik kazanmıştı. Şimdiki resmi TDK'yi ise

yalnızca Türk Devriminin tüm kazanımlarıyla hesaplaşma içinde olanlar

destekliyor. Kimler bunlar? 1983'e dek Dil Devrimini salt "sözcük türetmek"miş

gibi değerlendiren, siyasal iktidarlara sözcük yasaklatan, hepsi aynı "ocak"larda

yetişen muhafazakârlar.

 

Eski TDK, Yazım Kılavuzu'na yeni bir kural koydu mu, birileri hemen açardı

ağzını, yok efendim, durmadan kural mı değişirmiş? Arkadaşlar, dil durağan

bir varlık değil ki, dilin de bilimi var, dil yenileşiyorsa, yeni kuralları

da olacaktır. Bunun adı kural değiştirmek değil, dili geliştirmektir. Resmi

TDK, 1985'te Kılavuzu'nu "İmlâ Kılavuzu" yaptı; yerleşmiş kuralları alt üst

etti; bu bozuk dilli kılavuzun her baskısında birçok yanlış değişiklik yaptı

ve okullara soktu. Bir avuç insanın dışında kimseden çıt çıkmadı. Nerde

peki, dün her fırsatta bülbül gibi şakıyanlar? Ama biz susmadık ve resmi

TDK, Yazım Kılavuzu'na dönmek, birçok kuralın eski biçimini yeğlemek zorunda

kaldı.

 

Resmi TDK'nin Türkçe Sözlüğünün son baskısı, sanki Türkçeyi bozmak için

özellikle hazırlanmış gibi. "Ahir zaman peygamberi, bira bardağı, namaz

seccadesi." gibi maddebaşına taşıdığı tuhaf kullanımlar var. Bileşik sözcük

ve söz öbeği ayrımını anlayan beri gelsin. Ayrıca türetilen sözcüklerle

"uydurukça; solcu, komünist işi" diye alay edenler, son 20 yılda hem

uydurukçayı kullanıyor, hem de kendileri uydurmaya çalışıyorlar ya, uymuyor.

Demek ki öyle, işkembeden atmakla olmuyormuş bu işler.

 

 

Dil Derneği hangi ihtiyaçlar sonucu kuruldu? Dil Derneği'nin

çalışmalarından da söz eder misiniz?

 

 

     Bu soruyla ilişkili olarak söylemek istediğim bir şey var; kimileri bizi

resmi TDK ile işbirliği yapmadığımız için suçluyor. Bu suçlamayı yapanlar

1980 ve sonrasında doğanlarsa kızmıyorum; ama yetişkinlerse içim acıyor.

Düşünmüyorlar. Dil Derneği niye kuruldu? Atatürk'ün kurumu, militarizmin

gücüyle ve hukuk dışı bir yolla kapatıldığı için. Daha Ankara'da bile

olağanüstü hal sürerken hiç kolay değildi bu derneği kurmak, hiç

alçakgönüllü olmamak gerekir; bu bir aydın direnişi, devrimlere sahip çıkan

onurlu tepkiydi. 12 Eylülcülere, siz TDK'yi kapattınız mı, iyi öyleyse,

ölmedik, ayaktayız, dedik. Kurulması yasak derneklerden sayıldık, yıllarca

adliyede savaşım verdik. Kimler kurdu bu derneği, yasal başvurumuzda 34

saygın kişinin adı var; ama bir de koşullar gereği kurucu olamayan onlarca

aydının emeği var. Aziz Nesin, Salim Şengil, ta İstanbul'dan kalkar, karda

kışta toplantılara gelirlerdi. Şimdi kamu yararına çalışan, Atatürk'ün

kurumunun işlevini üstlenmiş bir derneğiz. Yine sanatçıların, her alandan

bilimcilerin, aydınların desteğiyle yürüyoruz. Türlü sıkıntılarla baş

ediyoruz, her şeye karşın gönüllü birliktelikle yayın ve etkinlik yapıyoruz.

 

      Bakın, Dil Devrimi yalnızca sözcük türetmek değildir; insan

düşüncesini sözcükleri bir araya getirerek kurduğu tümcelerle aktarır.

Sözcükler yenilendikçe, insanlar sözcükleri doğru kullanarak kendilerini

doğru anlatır, çevresinde olup biteni doğru algılar. Bu anlamda dilin

yenileşmesi, düşüncenin yenileşmesi; kısaca özgür düşüncenin oluşmasıdır.

İşte gerici anlayıştakiler, Dil Devrimini bu nedenle tehlikeli görmüştür, bu

nedenle örgütlü tepki verilmektedir. Acı olan, işin özünü kavramadan devrim

karşıtlarına hizmette kusur etmeyenlerin çabalarıdır.

 

      Dil Derneği, bütün toplum Türkçenin yemişlerini tatsın diye çabalıyor.

Düşüncelerimiz, kökenlerimiz, inançlarımız ayrı da olsa, ortak bir dille

anlaşmak zorundayız. Anlaşmalıyız ki, saat başı değişen yapay gündemi,

kurulan tuzakları görebilelim. İyiyi, doğruyu, bilimsel, sanatsal olanı

ortaya koyabileceğimiz tek araç dil çünkü.

 

“Dilimde Tüy Bitti” adlı kitabınızın sunuş yazısında "1950'den sonraki eğitim - kültür siyasamızı parça

bohçasına benzettik" diyorsunuz. Bu bilinçli olarak yapılan sistematik bir

çalışma diyebilir miyiz? Bu durumdan nasıl kurtulacağız?

 

     Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının başına kim geçse, uygulamalar, bu

kişilerin bağlı olduğu partinin programına göre silbaştan yeniden

biçimleniyor; ne ki "yeni" olamıyor. Bunu bir anlamda doğal

karşılayabiliriz; ama 1950'den bu yana iktidar, çoğunlukla milliyetçi

muhafazakârların elinde. Örneğin "müfredat" denilen ve adı bile müzelik olan

eğitim programlarının orasına burasına durmadan yama yapılıyor. Bu eskimiş

programlara göre yazılan kitaplarda bilim yok, estetik ve sanatın kırıntısı

yok. Yönlendirme, sıkılama, dahası baskı, korkutma var. Bu durumdan nasıl mı

kurtulacağız?

 

      Ben kendi alanıma ilişkin konuşurum ancak; çünkü çokları birden dilci

kesildi. Alanı dil değilken, dilci gibi özveriyle çalışanları eleştirimin

dışında tutuyorum. Ne ki kimileri, 80 yıl öncesinin kurallarıyla "ahkâm"

kesiyorlar. Oysa 1932'den önce Türkiye Türkçesi tanımı bile kullanılmıyordu;

Osmanlıca vardı. Osmanlı aydınları da dilin sorunlarına çözüm arıyordu.

Okuyun Ömer Seyfettin'in dil yazılarını görün. Türkiye birçok alanda olduğu

gibi, dilcilerini de Türk Devrimiyle yetiştirdi. Ama dilcilerin işine

karışan çok olduğu için en büyük sıkıntıyı da dilciler yüklendi. TV'lerde

dili dilciler değil, dilin bilimi olduğunu göz ardı eden dilseverler

tartışıyor. Demek ki öncelikle herkes kendi alanında üstüne düşeni yapacak,

ödün vermeden, aklın ve bilimin ipine tutunarak.

 

“Dilimde Tüy Bitti” adlı son kitabınızda sık sık 'Büyük Devrimci'ye sesleniyorsunuz. Sesinizi duyan var mı?

 

     Ben Atatürk'e özellikle "Büyük Devrimci" diye seslendim. Çünkü o,

görkemli bir bağımsızlık savaşının, bir kültür devriminin önderi. Elbette

seslenişimi duyan var; hatta çok. 2000'lerin dünyasında mutluluk oyunu

oynayacak kadar saf değilim. Evet, öfkeliyim. Ama öfkeme yenilmeyi değil,

onu yenmeyi amaç edindim. Bunun yolu da inandığım ilkelerden ödün vermemek,

ilkelerimi bilgiyle beslemek ve paylaşmak... "Türküm, Türkiye Cumhuriyeti'nin

onurlu bir yurttaşıyım, Türkçeye emek veriyorum" dediğimiz için suçlanacak

noktaya geldik, nedir bu? Benim anladığım milliyetçilik bu değil. Benim

anladığım ulusçuluk, ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle, bilimin sanatın

ışığıyla karmaktır. O zaman kökene ve inanca dayalı farklılıkları doğru

değerlendiririz, diye düşünüyorum. Ülkemdeki tüm kültürel değerler, tüm

farklılıklar zenginliğimizdir. Mustafa Kemal, insanlığın büyük acılar sonucu

edindiği deneyimden, birikimden yararlanarak, yaratıcı yanımızı ortaya

çıkarmamızı istemişti. Benim gibi düşünenlerin Türk Devriminden anladığı

budur. Kendi değerlerimizin yanı sıra her ulustan ustaların müziğinden,

edebiyatından tat alıyorsam; kendi türkülerinden başkasını tanıma olanağı

bulamamış ninelerimden farkım olduğunu, ardıllarımızın da başka tatlara

ulaşacağı bilincini, o Büyük Devrimci sağladı bana. Bize. Atatürk'ü salt

"büyük bir deha, büyük asker ve kurtarıcı" olarak gören ve göstermek

isteyenleri ikiyüzlü buluyor, hiçbirine saygı duymuyorum. Çünkü tam bir halk

önderiydi.

 

 

Yabancı dilde eğitim konusunda düşünceleriniz nelerdir?

 

     Yabancı dille öğretimin cılkı çıkmış durumda. Biz sömürge değiliz. Dünkü

sömürgeler bile silkinmiş, kendi dillerine kültürlerine sahip çıkmışken, bu

yüzyılda bizim çocuk ve gençlerimize dayatılan yabancı dille öğretim, tek

sözcükle işkencedir. Baskıdır. Ayıptır.

 

      Özellikle bizimki gibi, boynuna azgelişmişlik etiketi takılan bir

ulusun çocukları, olanakları ve yetenekleri elverdiğince yabancı dil ya da

dilleri öğrenmeli. Bilimsel, sanatsal, teknolojik tüm olay ve oluşumları

anında öğrenmeli, izlemeli. Ama yabancı dille öğretimle değil, sağlıklı bir

yabancı dil öğretimiyle. Şimdiki uygulama hem gülünç, hem acıklı. Çocuk ve

gençlere ortak dilimiz olan Türkçeyle düşünmeyi öğretemeden, İngilizceyi

dayatıyorsunuz. Niye, niçin? AB'ye hazırlıkmış, küreselleşmeymiş. Bunların

hepsi seyirlik. Laf! Hangi AB ülkesi dilinden ödün veriyor? Ne AB'si, bu

seyirlik uygulama AB'ye değil, ABD'ye hazırlık.

 

 Yeri gelmişken sorayım, bu dönemde politikacıların dilini nasıl

buluyorsunuz?

 

       Bazen şöyle düşünüyorum; acaba politikacıları yeniden ilköğretim

programına mı alsak? Bu çözüm olmaz, çünkü Türkçenin eğitim ve öğretim

programları çok kötü. Şu anda belki yaşça genç, ama düşünsel açıdan çok yaşlı

bir meclise sahibiz gibi geliyor bana. Düşünün, eğitim kurumlarında doğru

konuşmayı öğretecek bir çaba, bir istek yok. Politikacıların, bakanların

çoğu yetiştikleri bölgenin ağız özelliklerini koruyor. Örneğin Milli Eğitim

Bakanı, örneğin İçişleri Bakanı ve başkaları. İmam hatip kökenli

politikacıların kimisi hep "vaaz" biçemiyle konuşuyor. Bu yaşa dek tek yanlı

okudukları, edebiyatla pek barışık olmadıkları ortada. Çünkü sözvarlıkları

kısıtlı. Bu nedenle "lan"lı, "ulan"lı konuşabiliyor, argo ya da senlibenli

konuşmanın kaba sözcüklerini ağızlarından kaçırıveriyorlar. Örneğin TBMM

Başkanı, "Şeyini şey ettiğimin şeyi." diyebildi. Başbakanın biçemi çok

düşündürücü. Maliye Bakanını hiç sormayın. TBMM'de yapılan bir toplantıya

katıldım, öğretmen kökenli milletvekillerini dinlerken içim karardı. Doğru

konuşmayı başaran vekilleri sözümün dışında tutarak, parti ayrımı yapmadan,

en iyisi vekillerimizin çoğunu doğru konuşmayı öğreten kurslara yazdırmak

gerekir, diye düşünüyorum. Şu anda politikacıların kullandığı dil, eğitim

politikalarının iflasının kesin kanıtıdır.

 

 Yazılı ve görsel medya nerdeyse kendi dilini yaratmış, bütün ülkeyi yabancı

adlandırma sarmışken, dilimize nasıl sahip çıkacağız? Dil Devriminin

coşkusunu nasıl canlandıracağız?

 

      Şu "medya" sözüne çok bozuluyorum. Ta 1930'larda bulmuşuz "basın yayın"ı.

Yazık ki basın yayın, adı "medya" olduktan sonra iyice yabancılaşmaya

başladı bize. Benim bir süre daha MEB'den hiç umudum yok, bugün açıkça

saldırı altında olan Türkçenin durumu, MEB'yi hiç tedirgin etmiyor.

Kurtuluş, önce iktidar sorunu diye düşünüyorum; sağduyulu siyasetçilerin

aklını başına alması gerek. Ama önce basın yayın organları dil kullanımında

duyarlı olursa, Türk üretici, sanatçı, bilimci duyarlı olursa, inanın

iktidarlar da ayağını denk alır. Basın yayınının etkisi tartışılamaz. Şunu

düşlüyorum hep. Bir sabah kalkacağız ki, basın yayın kurumları "plaza,

center, towers, show, star." gibi yaban sözlerden kurtulup adlarını,

adreslerini Türkçeleştirmiş; ürünlerine çillim çiçek Türkçe adlar bulmuş;

ekranlarına güzel sesli, güzel gözlü, ya da salt ünlü değil, ağzından bal

akan konuşmacılar taşımış; gazetelerini, dergilerini dil yanlışlarından

arındırmış. Neden olmasın, isteyenin. Neden olmasın, bu basın yayın aydan

gelmedi ki, bizim. Bu halk elbet bir gün, Türkçeye özensizliği saygısızlığa

vardıranları hizaya getirir. Türkçeye yapılan saygısızlık, halka yapılan

saygısızlıktır çünkü.

 

Dilimde Tüy Bitti, Sevgi Özel, Çınar Yayınları, 1. Basım Ocak 2006.

 

*Bu söyleşi Varlık dergisinin Haziran 2006 tarihli sayısında yayımlanmıştır

- 2/11/2004 - yorum {0} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
Roman Özetleri, Roman Ozetleri, romanozetleri, roman, özet, ozet, yüz temel eser, Yüz temel eser, Yüz temel eser özetleri, Öykü, Hikaye, Hikaye Özetleri, Öykü Özetleri, Tüm Roman Özetleri, Lise, İlköğretim, Yazar, Romanının, Romaninin, Romanı, Romanının Özeti, Özetini, Özetleri, Özetlerini, Romanı özet, İköğretim Özet, Yüz Temel Eser Özet, Bilgi, Romanı Hakkında, Yazarının Özetleri, Özeti, Özet Sitesi, Okul Öğrenci, Öğretmen, Ödev, Ödev Sitesi, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Hamdi Tanpınar, Esat Mahmut Karakurt, Tarık Buğra, Yaşar Kemal, Halit ziya Uşaklıgil, Yakup Kadri Karaosmaoğlu
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
AliŞahin'inBloknotu
AlsahBloglarıİndexi
KastamonuNet2
Taşköprü'den Bakış
Güldeste: En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki
DersimizEdebiyat 2
Kategoriler
  • Ani
  • Anma
  • Arastirma
  • Arsiv-den
  • Biyografi
  • Deneme
  • Duyuru
  • Haber
  • ingilizce
  • Kastamonululardan
  • Makale
  • Masal
  • Mektup
  • Nostalji
  • Oyku
  • Ozetler
  • Polemik
  • Siir
  • Soylesi
  • Tartisma
  • Yitirdiklerimiz
  • Yorum
  • Son Yazılar
    - Yaprak Dökümü Yazarı: Reşat Nuri GÜNTEKİN
    - SON SIĞINAK(ÖZETİ) Yazarı: REŞAT NURİ GÜNTEKİN
    - KIZILCIK DALLARI Yazarı: REŞAT NURİ GÜNTEKİN
    - DUDAKTAN KALBE(ÖZETİ) Yazarı: REŞAT NURİ GÜNTEKİN
    - KAYIP ARANIYOR(ÖZETİ) Yazarı: SAİT FAİK ABASIYANIK
    - Roman Özeti KEŞANLI ALİ DESTANI Yazarı: HALDUN TANER
    - Roman Özeti : Çanlar Kimin İçin Çalıyor Yazarı: Ernest HEMINGWAY
    - KİTABIN ADI BUDALA Yazarı: DOSTOYEVSKİ
    - Roman Özeti : Robinson CRUSOE Yazarı: Daniel DEFURE
    - Roman Özeti : OLIVER TWIST Yazarı: CHARLES DICKENS
    - Roman Özeti : İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ Yazarı : Charles DİCKENS
    - Roman Özeti TOPRAK ANA Yazarı: CENGİZ AYTMATOV
    - Roman Özeti : BEYAZ GEMİ Yazarı: CENGİZ AYTMATOV
    - KİTABIN ADI : SARI ZEYBEK (ÖZET)Yazarı: CAN DÜNDAR
    - Roman Özeti KÖPRÜ Yazarı: Ayşe KULİN
    - Roman Özeti :Sarıkamış Dramı Yazarı: Alptekin MÜDERRİSOĞLU
    - Roman Özeti : FİLLER DE HATIRLAR Yazarı: AGATHA CHRISTİE
    - CEZMİ ( NAMIK KEMAL )-ÖZETİ
    - HUZUR - AHMET HAMDİ TANPINAR-ÖZETİ
    - gümüş patenler kitap özeti
    - Fareler Ve Insanlar (john Steinbeck) -ÖZET
    - KAŞAĞI-ÖZETİ
    - Vatan Yahut Silistre-ÖZETİ
    - CENGİZ HAN'A KÜSEN BULUT-ÖZETİ
    - MADAM BOVARY / Gustave Flaubert-ÖZETİ