|
Açıksözcü Hüsnü’nün yapıtı, yalın anlatımı, bir dönemi belgelerle açıklaması yönünden ilginçtir.
Yurddan Yazılar (1943) kitabındaki “İnebolu ve Kayıkçıları” yazısında İsmail Habip, dalgalı Karadeniz’de tehlikeli, korkulu bir yolculuğu ve İnebolu’ya çıkışını anlatıyor. 1921 ‘de gördüklerini anımsıyor. İnebolu sessiz, güzel bir kasabadır:
“Çarşısı Anadolu kasabalarında nadir rastlanacak kadar güzel. Hepsi kagir, üstleri Marsilya kiremitli, düz ve paralel sokaklarıyla satrançlama yapılmış bir çarşı, rahlemsi tepelerin bol yeşilli yamaçlarını kaplamış iki üç katlı evlerden çoğunun damları, fırtına yerli kiremidi dayandırmadığı için, yassı ve sincabi taş plakalarla örtülü” (s. 185).
İnebolu adı, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte anılır. Kasaba, hem Anadolu’nun kapısı, hem de zaferin başlangıcı olmuştur:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi İnebolu kayıkçılarına İstiklal madalyası verdi ve cemaat halinde bu madalyayı tek olarak onlar aldı. Bu, yalnız bir taltif değil, onların gazasının kanunla tasdikidir. İnebolu kayıkçısı... Bunu söylerken sadece bir mesleği söylemiyor, bir destanın şerefimi söylemiş oluyoruz” (s. 187).
Yazar, “Bunun Adına Şapka Derler” adlı ikinci yazısında İmparatorluk Dönemi’nde başa giyilenlerin, özellikle fesin öyküsünü anlatıyor. Fesin, kutsallık kazanışı üzerinde duruyor. Oysa İkinci Mahmut fes giydirmek için “binlerce kelle” uçurtmuş. Mustafa Kemal, Büyük Zafer’den üç yıl sonra İnebolu Halkevi’nin balkonundan kalabalığa bakar: “Abani sarık, kurşuni kalpak, vişne çürüğü fes; yassı kalıp, sivri kalıp, kalın püskül, kopuk püskül.. Nedir bu, bir karnaval kalabalığı mı? Şef, elindeki panamayı uzatarak bağırdı:
— Bunun adına şapka derler!” (s. 191).
Bugün bir başlığın değiştirilmesi önemsiz görünebilir, ama unutmamalı ki onların her biri yazara göre bir dönemin simgesidir:
“Başımızın üstüne yeni bir serpuş konmuş değil, başlarınızdan birkaç tabakalık hüceyreler (küçük delik ve oyuklar) sökülüp alınmıştı. Kovuk ümmetimiz, fes Osmanlılığımız, kalpak ihtilalimiz; ve şapka, bu, inkılabımızdır” (s. 191).
Doludizgin (1963) adlı Kurtuluş Savaşı romanında Samim Kocagöz, İnebolu’da yaşanan coşkulu bir günü de anlatır. Düşman donanmasının yola çıktığı duyulur. Cephane vapura, hemen o gün boşaltılmalıdır. Kasaba seferber olur: “Haziran güneşinin altındaki kasaba, bu seslerle top gibi patladı. Kalabalığa, çarşıdan çıkarken, kadınlar, çocuklar da katılmaya başlamıştı. On dakka sonra bütün İnebolu yürüyordu denize doğru. Halk, tekbir getirerek, Hamdi Efendi önünden iskeleye doğru aktı” (s.169).
Depolar dolmuştur. Yaşlılar, askerlik şubesi önüne dek ikişer üçer adım arayla sıralanır. Hamdi Efendi ilk sandığı kucaklar kaymakama verir; O, mevki kumandanı Nadir Bey’e uzatır. Nadir Bey de sırada duran kumandan Sandıklar elden ele geçer, gemi boşalır.
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nda (1969) Ceyhun Atuf Kansu da “İnebolu Kayıkçıları”na yer verir. Savaş yıllarını, radyoda halk ağzıyla anlatmak üzere hazırlanan yapıtta, açığa yanaşan gemilerin kayıklarla boşaltılışı anlatıldıktan sonra şöyle denir;
“Bu mermileri, bu tüfekleri şimdi kağnılar, eşekler taşıyacaklardır, (...) kağnılara yüklenen ‘mühimmat’ buradan, gıcır da gıcır Kastamonu yollarına vurur. Kastamonu, sonra yaz kış başı karlı, çamları dumanlı Ilgaz Dağı, sonra Çankırı kırı, sonra Kalecik düzü, sonra Ankara ve oradan Eskişehir yöresinde dayanga tutmuş askerlerimiz...” (s. 71).
Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yapıtlar dışında, yöre edebiyata pek yansımamıştır. İnebolu’lu Orhan Şaik Gökyay (1902), ilk şiirlerini Açıksöz gazetesinde yayınlamaya başlamışsa da daha sonra edebiyat tarihine ilişkin araştırmalarıyla tanınmıştır. Özümlediği saz ve tekke şiiri estetiğiyle güzellemeler, koçaklamalar yazmış, bunları kitaplaştırmamıştır. “Bu Vatan Kimin” şiirinde;
“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğurunda
Kendini tarihe verenlerindir” derken o da güçlü bir anlatımla vatanın savunulmasını dile getirir. Koçaklamalarındaki gür ses, güzellemelerde yumuşar.
Akşam olur kuşlar konar dallara
Susamış yıldızlar iner göllere
Güzeller dizilir ince yollara
İçlerinde seni göremiyorum (Gurbet ‘ten)
Bir imece ürünü olan Tonguç’a Kitap’ta (1961), Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un anılarına da yer verilmiş tir. Okuyabilmek için Silistre’den İstanbul’a gelen İsmail’in (1915) dönemin Kastamonulu Maarif Nazırı Şükrü ile karşılaşması, nazırın ona söyledikleri çok ilginçtir;
“Bak evladım! Sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Ben seni İstanbul’un en iyi mektebine yazdırabilirim. Fakat bunu yapmıyacağım. Biz İstanbul diye diye vatanın başka taraflarına bakmamışız. O yüzden Rumeli elden gitti. Anadolu’ya bakmazsak, o da gider, Onun için biz mektepleri Anadolu’ya yapmak istiyoruz. Seni benim memleketim olan Kastamonu’ya göndereyim. Orada yeni açılan Darülmuallimin’de (Erkek Öğretmen Okulu) oku, muallim ol. Vatanına muallim olarak hizmet et, Milletimizi cehaletten kurtaralım. Biz, gençlerden bunu istiyoruz. Kastamonu güzel bir memlekettir” (s.20).
Odesa bombalanmış, deniz yolu kapanmıştır. İsmail Hakkı karadan Kastamonu’ya gitmek zorundadır. Yaya, katır sırtında köyden köye, zorlu bir yolculuk olur bu. Rumelili genç, ilk kez Anadolu’yla, Anadolu gerçekleriyle karşılaşır, derinden etkilenir, yaşamının yönü değişir. Türk halkını eğitim hakkına kavuşturma yolundaki amacı belirlenir:
“Köyler küçüktü. Böyle küçük köyler görmeye alışmamıştım. Köylüler fakirdi, kullandıkları araçlar ilkeldi; hayvanları bakımsız cılızdı. Onların bu durumlarına şaşkınlıkla bakıyor üzülüyordum” (s. 25).
Bir akşamüstü Kastamonu’ya girer. Kent bir derenin içine sıkışmış kasvetli bir yerdir. Ama, Darülmuallimin levhasını görünce dünyalar onun olur.
Eski Bir Öğretmenin Anıları (1908.1940) (1968) adlı yapıtında Eğitimci Süleyman Edip Balkır, yetişme yıllarından başlayarak eğitim kurumlarının, tanığı Olduğu yanlarını anlatmış. Öğretmen, denetleyici, yönetici olarak görev yapan Edip Balkır, bu yapısında özellikle eğitmen yetiştirme işinin, tüm köyleri okula, öğretmene kavuşturma, kalkındırma çabalarının gelişimini belgelerle anlatmaktadır.
Balkır, Kastamonu-Gölköy eğitmen kursu yöneticisidir. Yapılarını kuran, tarlalarını işleyen, ağaç gölgelerini, duvar diplerini, tarlaları dersliğe dönüştüren eğitmenlerin çalışmaları, bilgisizliğe, geri kalmışlığa karşı bir savaştır. Başta yöneticileri olmak üzere “cephane boşaltan” İnebolu halkı gibi coşkuludurlar;
“Ben ve iki arkadaş tuğla taşıma semerlerini yüklendik, kafileye karıştık. İş başladı ve birden hızlandı. Harmanyeri, sanki bir ana baba günü, vızır vızır gelip gidenler, tuğla atanlar, kömür taşıyanlar, istif edenler (...) Saat tam ikide fırın tamamlandı. Canını dişine takarak bu müthiş çalışmadan sonra bizim aslanlar çıktılar ocağın üstüne başladılar halay çekmeye (s. 230).
İki saatte elli kişi 80.000 tuğla taşımış, istif etmiştir. Vali Avni Doğan köylülerle kurs çalışmaları üstüne konuşmalar düzenlemekte, eğitimi yaygınlaştırma çalışmalarına hız katmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın ünlü gazetecisi Hüsnü Açıksöz 15.5. 1938’de Doğrusöz gazetesinde şunları yazar; “Eğitmen kursu çok güzel, verimli bir zemin üzerine kuruluyor. Bu kursun ilerisi açıktır, aydınlıktır. Belki bazı şehirli bilginlerimiz bu işin ehemmiyetini kavrayamamıştır (...) köylü inanmış, işe dört elle sarılmış bulunuyor” (s. 236).
Gölköy’de daha sonra köy enstitüsü açılmıştır.
Tonguç Yolu (1974) adlı yapıtında yer alan “Yok Mu” yazısında Mehmet Başaran, halktan yana görünüp, köy enstitülerini, gerçekçi eğitim çalışmalarını baltalayanların ülkeyi büyük zarara uğrattıklarını vurguladıktan sonra bir “gazi”nin öyküsünü anlatıyor. Koykaya’nın Hamit Köyü’nden Mustafa Arpacı 82 yaşındadır. Birinci Dünya Savaşı’nın her cephesinde bulunmuştur. Geniş alnının bitiminde içine yumurta sığacak büyüklük bir çukur vardır. Irak Cephesi’nde ‘ vurulmuştur. Elinde yattığı hastanenin raporu vardır. Komutanlarının adlarını bir bir saymaktadır.
“Köylülük, cephede yaşamaktan zordur” Mustafa Dayı’ya göre. Köylüler sahipsizdir. Cahillik, yoksulluk ... “Gazi Paşa askeri, Kastamonu Gazipaşa İlkokulu’nda işçi torunu yanında sığıntı.” 1952’de iki efendi önüne düşmüş, maaş bağlanması için “yukarıya” başvurmuşlar. Geçen yıl, yanıt gelmiş;
“Mustafa Arpacı alnındaki yarayı saşırken mi, yoksa kaçarken mi almış? Savaşırken almışsa şahidi ispatı var mı?” diye soruyormuş Ankara.
Mustafa Arpacı “Gavurun şarapnelinden kurtuldum ama Ankara’nın lafı yıktı beni”, demektedir.
Yörede okul yapımının savsandığı belirten yazar, gözlemlerini şöyle sürdürür: “İnebolu yolunda ağılar yalıyor içimizi. Başımızı döndüren derin uçurumlar, dağlar, korkulu dönemeçler değil; bıçak tarlalar, kartal yuvası köyler, Mustafa dayıların, Recep Turanlar’ın soran gözleri. Yeni devletin kuruluş çilesini çekmiş, Kurtuluş Savaşı’na kanlarını, terlerini katmışlar ama... Yoksulluk, ilgisizlik, sarp doğa... Her gün ölümle karşı karşıyalar (s.140).
“Dağ Çizgisi” şiirinde Başaran İnebolu’yu şöyle anlatıyor;
-az’rnn. temmuz, ağustos Karadeniz’de üç liman Be az i: emı limanda yaz ers:.e tnahmi.ş :nıcdiarın
ineb ;arşuınoa hnyar kaptan
Çarşı dedimse gaz tuz satan yer
Beyaz ekmek, sıcak köfte, sessizlik
Kadınlar geçiyor sırtlarında küfelerle
Düşürüyor kadehi elinden Kaptan
Çilek mi kölelerin kanı mı bu
Bıçak gibi parlıyor dağların çizgisi
Soruyor yüreğindeki kemençe
Nerde kırk yıl önceki adam
Saraya ve Karadeniz’e kafa tutan
Kurtuldu mu Anadolu?
Alnı boncuk boncuk ter... Başaran, 196
Kaynak: Yurt Ansiklopedisi, Kastamonu maddesini içeren fasikülleri, 1983 |